Kayseri Tanıtım

KAYSERİ’NİN KISA TARİHİ 
        Türkiye'nin kültür, sanat, bilim ve turizm merkezlerinden biri olan Kayseri, tarihin en eski zamanlarından beri pek çok uygarlığa beşiklik etmiş ve her dönemde önemini korumuştur. Şehrin en eski adı olan Mazaka, Roma devrine kadar devam etmiş; Roma devrinde şehre imparator şehri anlamında Kaisareia adı verilmiş; bu isim Araplarca Kaysariya şeklinde kullanılmıştır. Türkler Anadolu'yu fethettikten sonra Şehre Kayseriye adını vermişler ve bu ad, Cumhuriyet dönemiyle birlikte Kayseri şeklini almıştır.
        Kayseri, her köşesi değişik uygarlıkların kalıntılarının birbiriyle kucaklaştığı Anadolu'nun en köklü ve en eski yerleşim alanlarından biridir. M.Ö. IV.binden, yani Kalkolotik (Bakırtaş) çağlardan başlayarak Asur, Hitit, Frig dönemlerinde ve Roma devri sonuna kadar bir yerleşim alanı olan Kültepe; bu uygarlıkların kalıntılarını barındıran bir açık hava müzesidir. Kayseri, bu önemli merkezin yakınında yer alan bir bölge olarak bu uygarlıkların hepsinden derin izler taşımaktadır.
        1067'de Selçuklu komutanı Afşin ile Türk hakimiyetine giren Kayseri; Selçuklu Devleti, Eratna Beyliği, Dulkadiroğulları, Kadı Burhanettin, Karamanoğulları ve Osmanlı Devleti dönemlerini yaşamış, başta Selçuklular olmak üzere her dönemde önemli bir Türk kültür merkezi olmuştur.
        Cumhuriyet döneminde 1924 Anayasası ile il yapılan Kayseri, Ülkemizin ilk uçak fabrikasının kurulması ve ardından gelen demiryolları bağlantıları hattı, 1953'te kurulan Sümer Bez Fabrikası ve 1950'lilerde başlayan sanayi sitesi ile Türkiye'nin ilk büyük sanayi ve ticaret hamlelerine öncülük etmiştir. Günümüzde ise Kayseri ekonomik, kültürel, sağlık, eğitim, spor ve şehircilik alanında yakaladığı ivme ile Türkiye'nin en hızlı gelişen ve dikkat çeken şehirlerinin başında geliyor.

 
KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİ
            Kayseri ili, Milli Mücadele Dönemi'nde Develi'ye bağlı Taşçı (Bakırdağ) Bucağı dışında işgal görmemiştir. Fransızlar'ın koruması altındaki ayrılıkçı Ermenilerce gerçekleştirilen Bakırdağ İşgali de bölgeyi etkileme olanağı bulmadan, kısa süre içinde son bulmuştur.
Mütareke'de Durum
        Kayseri, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı yenilgisini belgeleyen Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) günlerinde, bağımsız bir sancak olarak yönetiliyordu ve doğrudan İstanbul'a bağlıydı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde birçok Orta Anadolu kentinden farklı olarak, canlı bir ekonomik yaşamı olan Kayseri, savaş içindeki Ermeni tehciri nedeniyle, bu özelliğini bir ölçüde yitirmişti. Çünkü kentin ticari yaşamının gelişmesinde ve ileri düzeydeki zanaatçılıkta Ermenilerin büyük payı vardı. Hayvancılığa dayalı besin sanayinin doğması Kayseri'nin pastırma ve sucukta ün kazanması, büyük ölçüde Ermenilerin çabalarıyla olmuştu. Ermeniler ve kimi Rumlar, ayrıca sarraflıkla da uğraşıyorlardı. Kayseri'de yerel ekonomik yaşamı denetleyen ve 30.000'i aşkın olan bu Ermeni nüfus, 1915'te Suriye'ye tehcir edilmiş, ancak Mondros Mütarekesi ile kısa süre içinde yeniden Kayseri'ye dönmüştü. Nitekim Kayseri'nin en büyük kazalarından Develi'nin savaş sonrasındaki nüfusu yarı yarıya Ermenilerden oluşuyordu. Kayseri ve dolaylarının nüfus yapısını etkileyen bir başka gelişme de daha savaş yıllarında başlayan göçlerdi. Rus işgalleri 1915-1916'da Doğu Anadolu içlerine doğru uzandığında işgal altına giren kent ve köylerin halkı yollara dökülmüş ve bunlardan bir bölümü Kayseri'ye gelmişti. Bunu 1917 Sovyet Devrimi sonrasında, Kafkasya'dan göçen kimi toplulukların, örneğin Çerkezlerin gelişi izlemişti. Kayseri yöresi, Mondros Mütarekesi sonrasında başlayan Fransız işgalleri döneminde üçüncü bir göçe tanık oldu. 1918 sonrasından başlayarak gelişen Adana ve Maraş işgalleri nedeniyle, yörenin halkı uğradığı baskılara dayanamayarak yollara düşmüş ve göç kervanları Kayseri'ye uzanmıştı. Eylül 1919'a gelindiğinde Fransızlar, Çukurova'ya yerleşmiş, Urfa, Antep ve Maraş'a girmiş, Kayseri'nin Develi kazasının 20 km. yakınlarına kadar ilerlemişlerdi. Zamantı suyunu sınır kabul ettiklerini duyuran Fransız işgal yetkilileri, bugün Develi'ye bağlı olan Bakırdağ Nahiyesini de denetimleri altına almışlardı. Adana'yı merkez edinen Fransız işgal komutanlığı, güçlerini fazla dağıtmamak için, direnişle karşılaşmadığı sürece, merkezden uzak bölgelere, asker göndermiyor; denetimi, işgal birlikleri içindeki Ermeni gönüllü taburlarıyla sağlamaya çalışıyordu. İşgal ettiği bu uzak kasabaların yönetimi de yörenin Ermeni ileri gelenlerine veriliyordu. Bakırdağ (Rumlu) Nahiyesi'nde de bu tür bir uygulama yapan Fransızlar, Sarkis Efendi adlı bir Ermeni'yi nahiye müdürlüğüne getirmişlerdi. Nahiye merkezi Bakırdağ'ın Kiske köyündeydi. Gerek nahiye merkezindeki, gerek çevre köylerdeki güvenliği de Ermeni Jandarmaları sağlıyordu.

İşgal Saldırısına Karşı Örgütlenme
            4 Eylül 1919'da toplanan Sivas Kongresi günlerinde, Kayseri ve çevresindeki yabancı etkinlikleri de yoğunlaşmıştı. Gözlemci adı altında, Fransız kurullarının biri gidiyor biri geliyordu. Bu arada, ayrılıkçı Ermeni örgütlerinin yöneticileri neredeyse açıktan açığa çalışmaya başlamışlardı.
        Bunlardan biri de Ermeni Papazı Katagikos Efendi'ydi. Katagikos Efendi, Paris Konferansının bir Ermeni Devleti kurulması yolunda attığı adımlara uygun olarak Kayseri'ye gelmiş ve burada Ermeni Fedekaran Cemiyetinin bir şubesini açmıştı. Daha sonra Develi'ye geçen Katogikos, buradaki Ermenilere konferanslar veriyor, Ermeni gençlerini örgütlemeye çalışıyordu. Nitekim bu çalışmalar sonucunda Ermeni Fedekaran Cemiyeti, Develi'de bir kongre toplamış ve kongrede kurulacak Ermeni Devletine katılma kararı almıştı. Bütün bu ayrılıkçı çabalar ve Fransızların Kayseri'yi de işgal altına alma hazırlıkları sonunda Kayseri eşrafını harekete geçirdi. Eylül 1919 sonunda Sivas Kongresi'nin aldığı karar gereğince, Kayseri ve kazalarında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubeleri kurulmaya başlandı. Bunlardan en önemlisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti idi. Kasabanın tüm yerel yöneticilerinin etkin desteğini kazanan Develi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubesi kısa süre içinde hızla güçlendi. Hacı Zetzade Osman Efendi'nin yönetimindeki örgütün öbür yöneticileri şunlardı: Belediye Başkanı Kamberli Osman Bey, Ali Efendizade Osman Bey, Mavizade Nazmi Bey, Zileli Hocazade Tevfik Bey, Refi Memuru Vehbi Bey ve Caferzade Abdullah Efendi.

Develi'nin Kuvay-ı Milliye Üssü Olması
        Develi'deki Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesine, Sivas Heyet-i Temsiliyesi de büyük önem veriyordu. Develi, Fransız işgal bölgesinin sınırında idi. Buradaki örgütlenmenin güçlü bir biçimde ele alınması, hem Fransızların yeni bir atılımını önleyebilir, hem de buradan Çukurova'ya Kuvay-ı Milliye eylemleri düzenlenebilirdi. Bu amaçla çalışmalara başlayan, Mustafa Kemal Başkanlığındaki Sivas Heyet-i Temsiliyesi, Kayseri'den birkaç kişiyi Sivas'a çağırtarak konuya ilişkin görüşlerini aldı. Kuvay-ı Milliye yöneticilerinden Kılıç Ali Bey, Heyet-i Temsiliye adına Develi'ye gönderildi ve kasaba halkının direniş konusundaki tutumunu ve bölgedeki koşulları incelemekle görevlendirildi. Ön hazırlıkların Ekim 1919'da tamamlanmasından sonra, Develi Belediye Başkanı Kamberli Osman Bey, Sivas'tan Mustafa Kemal imzalı bir mektup aldı, 2 Aralık 1919 tarihini taşıyan ve 'çok gizli' kaydı düşülen mektupta şunlar yazılıydı: "Everek (Develi) Belediye Başkanlığı'na Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi, Kilikya Kuvay-ı Milliye Komutanlığı'na Binbaşı Kemal Bey'i, yardımcılığına da Yüzbaşı Osman Bey'i atamıştır. Ulusal görevleri sırasında Kemal 'Kozanoğlu Doğan Bey', Osman Bey de 'Aydınoğlu Tufan Bey' takma adlarını taşıyacaklardır. Kendilerine görevleriyle ilgili olarak her türlü yardımı yapmanızı ve dayanışma içinde olmanızı önemle rica ederiz."
        Kayseri dönüşünde, Doğan ve Tufan Beylerin yaptığı ilk iş, Develi'deki yerel Kuvay-ı Milliye yönetimini oluşturmak oldu. Bu yönetici kurulda, kendileri de birer takma ad edinen Belediye Başkanı Osman Bey (Özdemiroğlu Yaşar Bey) Yedek subay Tıraşzade Osman Bey (Coşkun Osman Bey), Yedek subay Veli (Çakıroğlu) Bey (Cihan Bey), Yedek subay Hadi Bey (Erdoğan Bey), Yedek subay Niğdeli Enver Bey (Abbas Bey) yer alıyorlardı. Yapılan işbölümü gereğince, ilk harekete geçen Yüzbaşı Tufan Bey oldu. Ocak 1920'de Develi'den ayrılan Tufan Bey, yanındaki beş kişiyle birlikte, gizli örgütlenme çalışması yürüteceği Göksun çevresine gitti.

Bakırdağ'ın Alınması
        Develi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubesinin etkin çabasıyla, kısa süre içinde Kuvay-ı Milliye'nin hemen tüm gereksinimleri karşılanmıştı. Ancak, Binbaşı Doğan Bey'in buyruğunda tek bir düzenli birlik askeri yoktu. Doğan Bey, hiçbir savaşım deneyi olmayan gönüllülerle bir harekata girişmek istemiyor, Sivas Heyet-i Temsiliyesi'nin göndereceği düzenli güçleri bekliyordu. Ayrılıkçı Ermenilerin yoğunlaşan baskıları nedeniyle bunalan Develi Müdafaa-i Hukuk Yönetimi ise, daha fazla beklemekten yana değildi. Bu nedenle Binbaşı Doğan Bey'le yerel yönetimler arasında, yer yer çatışmaya varan anlaşmazlıklar çıkıyordu. Sonunda, Develi ileri gelenleri, 4 Şubat 1920'de Binbaşı Doğan Bey'e bir haber yollayarak, aralarında bir "Kuvay-ı Milliye Komuta Kurulu" oluşturdukları ve askeri harekatı kendi başlarına gerçekleştireceklerini duyurdular. Mart 1920 başlarında da ilk Develi Kuvay-ı Milliye Çetesi Belediye Başkanı Kamberli Osman Bey'in yönetiminde, Ayvazhacı köyüne doğru yola çıktı. Doğan Bey, Osman Bey'in hareketine, Develi'deki asıl güçlere dokunmaması ve yalnızca öncülük görevi yapması koşuluyla izin vermişti. Bu nedenle, Kamberli Osman Bey'in yanında yalnızca beş kişi vardı. Ayvazhacı'ya böylesine küçük bir birlikle giren Osman Bey, köy köy dolaşarak Punku'ya gelinceye dek, 200'ü aşkın gönüllü toplamış, Punku'dan katılanlarla birlikte bu göç 250 kişiye ulaşmıştı. Köylerden katılanların donanımı için gerekli silah ve cephane de Develi'den getirilmişti. Osman Bey, Punku'dan ayrıldıktan birkaç gün sonra, bir gece yarısı Bakırdağ nahiye örgütünün bulunduğu Kiske köyü'ne baskın yaptı. Ermeni Nahiye Müdürü Sarkis Efendi ve Jandarmalar böyle bir baskını beklemiyorlardı. Ansızın yakalanarak evlerden birine kapatıldılar. Ermenilerin elindeki karakolda da çok sayıda silah ve cephane ele geçirildi. Kiske köyü'nün Kuvay-ı Milliye eline geçtiğini öğrenen çevre köylerdeki çok sayıdaki insan, aynı gün Kiske'ye geldi. Bu durumdan yararlanarak köy meydanında bir tören düzenleyen Osman Bey, toplanan köylülere Kuvay-ı Milliye hareketinin amaçlarını anlattı ve Fransızlarla ayrılıkçı Ermenilerin elindeki öbür kent ve köylerin de kurtarılacağına ilişkin söz verdi. Törenden sonra, Osman Bey'in Kuvay-ı Milliyesi yeni katılanlarla birlikte 600 kişiye yükseldi. Bakırdağ Nahiye Müdürünü Develi'ye götürüp teslim eden Osman Bey Kuvay-ı Milliyesi yeniden işgal bölgesine girdi ve 10 Mart 1920'de Feke kasabası önüne geldi. Elinin altındaki güçle kasabayı kuşatan Osman Bey, işgalci yöneticilere teslim olmaları için kısa bir süre tanıdı. Kasabanın Ermeni ve Fransız yöneticileri, sürenin bitmesine yakın teslim olmayınca, silahlı adamlarıyla birlikte Feke'ye girdi. Kendilerini savunacak güçten yoksun olan işgalciler, teslim olmak zorunda kaldılar. Kamberzade Osman Bey Müfrezesinin eylemleri Feke baskınıyla da durmadı. Bu Kuvay-ı Milliye çetesi, gerek Kozan'ın gerek Haçin'in (Saimbeyli) alınışında önemli bir rol oynadı.

CUMHURİYET ÖNCESİ
Anadolu'nun, doğu ve batı (Yunan-Roma) medeniyetleri arasında bir köprü vazifesi görmesi bu bölgede, Anadolu Medeniyetleri denilen muazzam bir medeniyetin doğmasına neden olmuştur. Tarih boyunca Kayseri, bu medeniyetlerin bir bölümünün gözüktüğü ve Kızılırmak Havzası ile Tuzgölü arasında kalan Kapadokya'nın, önemli bir yerleşim yeri olma özelliğini korumuş ve bu bölgede bulunan yüzlerce 'Höyük' ve 'Tümülüs'ler, 'Anadolu Medeniyetleri'nin önemli bulgularını, günümüze kadar taşımıştır.        Hititlerden Osmanlılara kadar bu bölgede yerleşen bütün kavimler, kısa bir zaman içerisinde mutlaka bir siyasi birlik kurmuş ve bir güç olarak, tarih sahnesine çıkmıştır.
     Kayseri çevresinde bilinen en eski yerleşim yeri, günümüzdeki şehre yaklaşık 20 kilometre mesafede bulunan 'Kültepe Höyüğü'dür. Bu höyükte bulunan Kaniş, o günkü Kayseri'nin başşehri olup M.Ö. 2800 senesinden Helenistik Devirlere kadar önemini korumuştur.
        Kaniş'in önemini kaybetmesi üzerine o dönemlerin kutsal dağı olan Argaios'un (Erciyes) kuzey eteğinde bulunan Mazaka'nın ön plana çıktığını ve şehrin merkezi olduğunu görmekteyiz. İsminin nereden geldiği tartışılan ve M.Ö. XII-IX. yüzyıllar arasında iskan görmeye başladığı tahmin edilen Mazaka, bir süre sonra Tabal Devleti'nin başşehri olmuştur. Bu devletin yıkılması üzerine Frigler'in eline geçmiş ve daha sonra da Kimmerler'in sınırları içerisinde kalmıştır. (M.Ö. 676)
    Kimmerler, Asur ve Lidyalılar tarafından Anadolu'dan atılınca (M.Ö. 650) Mazaka, Asur egemenliğine girmiş ve daha sonra Lidya ve Med'ler arasında sınır olmuştur. Persler'in, Lidayalılar'ı yenmesi üzerine bütün Anadolu gibi Mazaka da bu devletin hakimiyetine girmiştir. Pers hakimiyeti ile birlikte İran'dan bu bölgeye çok insan gelmiş, kendi ülkelerine benzettikleri bu bölgelerde, "Ateşgede Kültürü"nü yerleştirmiş ve bu "Kültür" yüzyıllarca bu bölgede egemen olmuştur. Hatta bağımsız Kapadokya Kralları bile bu "kültün'"yani "dini çerçevenin" dışına çıkamamıştır.
      Kapadokya krallarından IV. Ariarathes Eusebias, babası III. Ariarathes tarafından kurulan "Ariarathia" şehrinde bir müddet kalmış ve sonra sarayını Mazaka'ya taşımıştır. Bunun oğlu V. Ariarathes ise babasının adına izafeten şehre, "Eusebia" adını vermiştir. (M.Ö. 163-130)
        Mazaka'nın yanında yeni bir Helen şehri olarak doğan Eusebia, Kapadokya Kralı Archelaos (M.Ö. 36, M.S. 17) zamanında Roma İmparatoru "Caisar Avgustus" adına izafeten "Kaisaria" adı verilmiştir. M.Ö. 12-8 tarihlerinde basılan bütün sikkelerde (paralarda) Kaisaria ismine rastlamaktayız.
Roma Kolonial Dönemi
        Kapadokya'yı, M.S. 17 tarihinden itibaren Roma İmparatorluğu'nun bir şehri olarak tarih sahnesinde görmekteyiz. Kaisaria, "Konion" denilen bir eyalet meclisi ve bir vali tarafından yönetilmekteydi.
        İmparator III. Gordianus zamanında şehir surları yaptırılmış, (M.S. 238-244) surlara rağmen İmparator Valerian zamanında Kaisaria Pers Kralı "Şapor" tarafından işgal edilmiştir. Bu sırada şehrin nüfusunun 400 bin civarında olduğu tarihi kaynaklarca belirtilmektedir.
        İmparator Julianus Apostota'nın altı yıl sürgün kaldığı Kaisaria, bu dönem "Hristiyanlık Kültü"nün, neşet ettiği önemli bir merkez konumundadır. Nitekim, Büyük Busilius, Aziz Gregorius, Nuziandoslu Gregorius ve Nysalı Gregorius burada yetişen Hıristiyan din büyükleridir.
İlk İslam Akınları
        Doğu Roma (Bizans) toprakları içerisinde bulunan Anadolu, daha Hicret'in ilk asırlarından itibaren "İslam Orduları" için cazip bir bölge olmuş ve İstanbul'un fethi için yapılan birçok sefer, Orta Anadolu ve özellikle Kayseri üzerinden yapılmıştır. Ve her seferinde de şehir, "İslam Orduları" tarafından işgal ve tahrip edilmiştir.
        Kayseri, ayrıca İmparator Phokas (M.S. 602-610) zamanında İran Hükümdarı II. Hüsrev tarafından işgal edilmiştir. (M.S. 605) Altı sene Pers işgalinde kalan şehir, İmparator Heraklios (M.S. 610-640) tarafından geri alınmıştır.
Türk Hakimiyetine Girmesi
      Doğu tarihçilerine göre; Orta Anadolu'ya yayılmaya başlayan Türkler Afşin Bey komutasında, 1067 tarihinde Kayseri'yi fethettiler. 1071 Malazgirt Savaşı ile bütün gücü kırılan Bizans bu bölgeyi koruyamaz hale geldi ve çekilmeye başladı. Bu çekilmeyi takiben de Anadolu'ya büyük bir Türk göçü gelmeye başladı. 1085'lerden itibaren Kayseri tamamen Türk hakimiyetine girdi.
Danişmendliler Dönemi
       Alpaslan'ın oğlu Melikşah'ın yeğeni Danişmendli Melik Ahmet (Taylu) Kızılırmak ve Yeşilırmak bölgelerinde "Danişmendli Beyliği"ni kurdu, Süleyman Şaha'a tabi oldu. Danişmendliler döneminde bu bölgelerin Türkleştirilmesi için çok önemli adımlar atıldı. Anadolu bir Türk Yurdu haline geldi.
        Ebul Gazi Hasan Bey'i (Turasan) Orta Anadolu'ya vali tayin eden Danişmendoğlu Sabartia, Kayseri ve Pontus'ta hüküm sürüyordu. Kayseri'nin ilk valisi olan Hasan Bey, vazifeye başladığı 1082 tarihinden itibaren ölünceye kadar valilik yapmış ve bir çok fetihte bulunmuştur.
        Danişmend Ahmet Gazi'den sonra Emir Melik Gazi (Pazarören/Pınarbaşı'nda türbesi ve mumyası var) saltanata geçti. Daha sonra Kayseri'yi bir çok eserle imar eden ve Ulu Cami'yi yaptıran Emir Mehmet ve Zünnun bu bölgeyi idare ettiler.

CUMHURİYET DÖNEMİ
      Kayseri, Cumhuriyetle birlikte 1924 Anayasası gereği vilayet oldu. 1924 Anayasası ile il statüsüne kavuşan Kayseri'nin 1928'de Merkez, İncesu, Bünyan, Develi ve Aziziye (Pınarbaşı) olmak üzere 5 kazası (ilçe), 21 nahiyesi (bucak) ve 314 köyü vardı. Bugün ise Kayseri'nin 16 ilçesi (Akkışla, Bünyan, Develi, Felahiye, Hacılar, İncesu, Kocasinan, Melikgazi, Özvatan, Pınarbaşı, Sarıoğlan, Sarız, Talas, Tomarza, Yahyalı ve Yeşilhisar), 1 Büyükşehir Belediyesi, 16 İlçe Belediyesi ve 76 Mahallesi bulunmaktadır.        1935 nüfus sayımında Ürgüp'ün Kayseri'ye bağlı olduğunu görmekteyiz. Ürgüp daha sonra, il olan Nevşehir'e bağlandı.
      Cumhuriyetle birlikte Kayseri de sanayi, ticaret, eğitim, kültür v.b. konularda önemli gelişmeler olmuş ve bu gelişmeler günümüzde de artarak devam etmektedir.


NUFUS ve İDARİ DURUM

     Kayseri İli nüfusu 2000 yılında 1.060.432 iken, 31 Aralık 2014 itibariyle 1.322.376 olmuştur.  2000 yılında  nüfus büyüklüğü bakımından son genel nüfus sayımına göre ülkemizin 15. Büyük İl’idir.        5393 sayılı Yasa'nın 8 inci ve 11 inci maddelerine göre alınan ve söz konusu Kanun gereğince ilk mahalli idareler seçimlerinde uygulanacak olan birleşme ve katılmalar, belediye ve köy tüzel kişiliğinin kaldırılmasına ve bir beldenin köye dönüştürülmesine dair kararlar, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı'nın 421 sayılı Kararına istinaden, NVİGM tarafından 1 Aralık 2013 tarihi itibarıyla Ulusal Adres Veri Tabanı'na yansıtıldığı için, 2013 ADNKS sonuçları belirtilen değişiklikleri içermektedir. Kayseri ilinde bu kanun kapsamında şehir ve köy nüfusu olarak ayrı ayrı bir sınıflandırma yapılmayacaktır. Nüfusun tamamı şehir nüfusu olarak değerlendirilmektedir.                
      Nüfus yoğunluğu 78 kişi/km2’dir. 
 

Kayıt: 2.11.2015
Güncelleme:8.12.2015
Paylaş
WS05